SANATTA ŞİDDET

Güncelleme tarihi: 6 Şub


Öncelikle neden dünyamız bu kadar şiddetle dolu? Sanatçı bu şiddeti yansıtırken izleyeni duyarsızlaştırıyor mu? Örneğin hemen aklıma Dijon Akademisinin düzenlediği bir yarışmada sorduğu o ünlü soru geliyor, „bilimlerle sanatların ilerlemesi erdemimizi geliştirdi mi?“ ki bu soru J.J.Rousseau’yu müzikçiyken çağının önemli düşünürlerinden biri yapıyor. Ona göre, edebiyat, sanat ve bilimler insanları kuşatan zincirleri çiçeklerle süsler, tutsaklıklarını sevdirir ve onları sözde uygar insan kılığına sokar. Roussea’ya göre ilkel insan eşit ve özgürdü. Ama kişisel yorgunluğunu azaltmak için uygarlığı istemiş, oysa uygarlık ondan daha büyük yorgunluklar isteyerek onu aldatmıştır. Söylevini şöyle bitirir; eşitsizlik, doğal değildir, gücünü insan aklının gelişmesinden almakta ve sonunda mülkiyet yasalarıyla gerçekleşmektedir. Çoğunluk yoksulluktan kıvranırken bir avuç kişinin gerektiğinden çok şeyleri bol bol ellerinde tutması doğal yasaya-bu doğal yasa ne türlü yorumlanırsa yorumlansın- açıkça aykırıdır. Volter ise kendisine yapıtını gönderen Rousseau’ya şu karşılığı verir: Bizi yeniden hayvan yapmak için hiç kimse bu kadar kafa patlatmamıştır.... Sonrada kötüye kullanıldığı halde sanatları sevmek gerektiğini de ilave eder. Kötülükler bulunduğu halde toplumu sevmek gerektiği gibi der.... (Düşünce Tarihi, Orhan Hançerlioğlu’ndan kısaltılmış özet)

Durum günümüze ne kadar uyuyor değil mi? Sadece şekil değiştirmiş. Ama sanatçı artık zincirleri süsleyen kişi değil, artık zincirleri olağanüstü çirkinliği ile gösteren kişi.

Konuyu araştırırken bir de şu paragrafa rastladim : “insanin içinde, bu şiddet yaşama isteği ölçüsünde yoğun ve güçlüdür. Şiddetin bu denli güçlü olması yaşamın kendi sakatlığına dayanamayıp başkaldırmasındadır; insanın yıkıcı ve sadist bir yeti geliştirmesinin nedeni insan olması, bir nesne olması, yaşamı yaratamadığı için yok etmeye kalkışmasıdır. (Sevgi ve şiddetin kaynağı Erich Fromm)

Herman Nitsch

Karen Horney’de başka fakat benzer bir yaklaşım getiriyor. Freud’un derinlik psikolojisini geliştirerek, libido kuramı yerine temel kaygı kuramını koyuyor. Ona göre, her bireyin içinde taşıdığı temel bir kaygı durumu vardır ve bu kaygı onun tüm yaşamını belirler.

Şöyle diyor "çağdaş kültür, ekonomik açıdan bireysel rekabet ilkesine dayanmaktadır. Yalıtılmış birey ayni grubun öteki bireyleriyle savaşmak, onları aşmak ve sık sık onları bir yana fırlatıp atmak zorundadır. Birinin avantajı çoğu durumda bir başkasının dezavantajıdır. Bu durumun ruhsal sonucu, bireyler arasındaki yaygın düşmanca gerilimdir. Herkes, başka herkes için gerçek ya da potansiyel bir rakiptir... " (bknz. Çağımızın nevrotik kişiliği Karen Horney)

Bu durum okulda, kardeşler arasında, iş yaşamında, siyaset ve politikada her an içinde bulunduğumuz bir durum. Buna modernliğin sonuçlarını da ilave edersek, soyut sistemlere olan güvenin yıkılması, hayal kırıklıkları, uygar ilgisizlik, toplumsal anlamın yitirilmesi hepimizi nevrotik bireyler haline getirmektedir. Böyle bir dünyada, sanatçı (ki o da insan olduğuna göre) giderek daha vahim bir şiddeti yansıtmaktadır.

Louise Bourgeois

Soruya geri dönersem, bence, bazı sanatçıların işlerinde görünen şiddet, onun önce insan olarak neler yaşadığı ile yakından ilgilidir. Sanatçı eğer yaşadığı, gördüğü ve öğrendiği şiddeti yumuşatma gibi bir kaygının tuzağına düşerse, J.J.R.nun dediği gibi zincirlerimizi çiçeklerle bezemiş olmaz mi?


Dilek Kutzli.

2 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

OMPHALOS